19 Mart 2011 Cumartesi

Sofia

Aynı dili konuşmayan iki sevgiliyiz ikimiz, senin kilitli taşların var aramıza set olarak çektiğin, benim elimde elma şekerim. Sen büyüksün, ben ise küçük bir çocuk… Çocuğunu seven vefalı bir anne gibi tutuyorsun ellerimi, gözlerime bakıyorsun, ben bir sevdayı koşar adım geçiyorum içinden…
Komünizmin yüksek binaları arasında yalnızlığın ne demek olduğunu anlattın bana, kendimi sarılıp uyumayı öğrettin soğuk gecelerinde. Sıraya soktun beni, hizaya aldın, her düşüşümün ardından ayağa kalktığımda “bak büyüdün” dedin. Ben sana hep sitemler ederken, sen kucağına aldın beni, beni öz yurdumda yalnız bırakanlara inat, ellerimden tuttun. Yabancı bir dilde benzetmeler yaptın, kocaman gözlerinin içine baktım ben, mum ışığında bir hayali daha erittim, güldüm geçtim…
Ama sevdim seni yıllar sonra, o ihtişamsız, osursan diğerinin sesini duyabileceğin evlerindeki 51 ekran renksiz televizyonları bile sevdim. Yüzünden bin parça düşen yaşlılarını da, bir kuruş para üstünü dahi veren kasiyerlerini de, bedavaya bindiğim otobüslerini, tramvaylarını, metrolarını da sevdim. Kızların da güzelmiş hani, at gözlüklerimi çıkardım.
Bir ucundan diğer ucuna Graham Bell’cilik oynadım. Hiç kontörümde bitmedi, bir sıcak yastık aradım başımı koyabileceğim, sen bütün sırlarını döktün eteklerime…
Ben seni habersiz sevdim Sofya…
Başka aşklardan geliyorum, yorgunum biliyorsun.
Zaten haberli sevseydim, burada olmazdım…

Şimdi anla beni olur mu?

Burak Baş
13-04-2010

22.54 (saat bile Sakaryalı)
 

Seni anlatacak kelimem yok yeşil-siyah sevgilim…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder