
Gece 02.54...
Odanın caddeye bakan penceresinden izliyorum bir şehri... Tek bir araba bile geçmedi, dört saat önce demlenmiş ama kalitesinden hiçbirşey kaybetmemiş çayımdan bir yudum daha aldım... Bu saatte bile bitmezdi trafiğin, doğan görünümlü çaça şahinler gezerdi sokaklarında... Ya da bu Avrupa çocukları, gece yarıları babalarının arabalarını kaçırmıyorlar.
Hiçbir parfüm senin sokakların gibi kokmuyor...
Bu günlerde artçı depremler oluyor burda da, inan sevgilim seninkiler yanında bunlar, hiçbirşey değiller... Sadece lambaları sallandıran ufak depremler... Senin gibi 'büyük' düşünemiyorlar anlıyacağın...
Bende seni özledim yine...
Çocukluğumda futbol oynadığım okul bahçesini, saklambaçta saklandığım bodrumları, çantamda taşıdığım, okulda show yaptığım Brittanica ansiklopedileri, bünyesinde binlerce Tatanka İyonkata barındıran gençlerini, bütün araçlarında(insanlar dahil)bulunan beş ileri vitesi ve bu beş ileri vitese rağmen bütün halkının hiç geri vitesi olmayışını, kavgalarını, caddenin sahibi gibi yürüyen on dört paça pantolonlu gençlerini bile özledim...
Evet evet bu kadar özledim... Sen düşün artık?
Bütün bunların dışında, seni bu kadar büyük sevmeme sebep olan Ayşe kadın fasulyeyi, Rasko'yu biricik abimi, ablamı ve hayatımda bana anlam katan, dünyanın en şirin iki tane veledini de çok özlediğimi söylemeden geçemeyeceğim...
Geliyorum, kavgamı, sevdamı, çocukluğumu,gençliğimi, geleceğimi bıraktığım şehir...
Dostlarım, kardeşlerim, arkadaşlarım
Yine geliyorum...
Aç kollarını...
Hoşgeldin Yiğit, bizde seni bekliyorduk diye ekle,
Her gurbet şarkısında ağlamamak için dişleri tarafından ısırılmış dudaklarıma...
Burak Baş
03:18
05.11.2010
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder