
Hangi dağda kurt ölse, ben kapıdan içeri girmeni bekleyecek kadar çok severdim seni... Coğrafya atlaslarında gezdirirdim kolundan tutarak, gözlerine uzun uzun bakmadan sahici sevdalar anlatırdım...
Bulutlara emirler yağdırırdım şekilden şekile girmeleri için... Yapardım da... Yağmura, buluta, yıldıza, aya ve bütün gezegenlere. Gözlerimden anlarlardı anlatmak istediğim her bir hamleyi. Sen gelince yaz yağmurları yağardı, bulutlar koşar adım kaçarlardı başka diyarlara, güneş elinde kremiyle asaletle gelirdi, gökkuşağı olurdu, sen gülerdin bir defa... Ben erirdim... Burnuna havuç taktığın bir kardan adamdım ne de olsa...
Gidişinle birlikte birlikte bir yaprak düştü yere...
Yorgun ve soğuk...
Ben adını gelmeden koydum senin,
Ayrılık.
Anladım ki herşeyin bir mevsimi varmış... Erik'te, kiraz'da mevsiminde yenirmiş.
Gözlerimde yaşlar birikti, metrekareme düşen yağmur miktarı, Wai-‘ale-‘ale Dağı'yla yarışacak kadar çoktu... Çıplak kaldım, üşüdüm, yem oldum börtü böceğe. Gitmeler de yazarmış tarih kitaplarında, galibiyetlerde... Devrettim bütün haklarımı, aşk'a sevgiye dair ne varsa "satıyorum" üç beş tane Lidya'lıya... Unutmayacağım gidişini, unutmayacağım işte yaptıklarını...
Sonsuza kadar ne bir yılan, ne bir kartal
Sade bir "hoş" çakal...
Olarak kalacaksın Sevgilim...
Şimdi git...
Hoşça ve uzağımda kal.
Burak Baş
17-05-2010
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder