18 Nisan 2010 Pazar

Başlıksız 17


Kiralık bir aşkın alınmayan kaporasıyım. Bozarsan musluklarımı yüreğin rehin kalır, kilitli bir banyoda. Kalbimi yıkamaya gelen cenaze arabasının hiç açılmayan teyp’inde ölüye duyulan saygıyım. Oysa kalbim hep Sezen dinlerdi.
Hayatıma seni soktuğum gün, yaşamın bana promosyon olarak verdiği “ayrılık” safhasını yaşamakta kalbim. Ne kadar kırılgan bir çocukmuşum oysa ben, yargılanmaktan nefret eden, yoldan çıkmaya müsait. Minorden majore geçiyormuşuz da haberimiz yok… Üç anlamsız hecenin ağırlığı göğüs kafesimi ne zaman kıracaksa kırsın üzülmeyeceğim ama kafesimin içindeki kuşu salmayın dışarıya, o vahşi yaşamdan bihaber… Nasıl ki o dışarıdan bihaberse, yüksekliğini ölçemediğim bir kule de kuşlardan bihaber. Hiç bilmiyor, hep özlüyor, arada yukarıdan geçen uçaklara el sallıyor, belki de o uçakları birer kuş zannediyor, dedim ya hiç bilmiyor kuşları… Kırılırsa eğer bir gün kafesim, bu yazıyı okuyan biri alıp götürmeli o’nu yüksekliğini metrelerin ölçemediği o kuleye…
Beyin ölümü gerçekleşmiş bir hastanın çekilmeyen fişiyim, en çokta annesi kıyamıyor oğlunun göz göre göre ölüme koşar adım gitmesine. Daha dudaklarının kenarında salçası duruyor diyor. Bir “mucize” bekliyor… Kırılan “kafes”inden bir kuş uçup gidiyor, bir kulenin en tepesine… Bir “mucize” olmuyor ve “kafes” kırılıyor.
Şimdi..!
Sen bir "mucize" olsan…
Ben alsam seni "kafes"ime koysam.
Seninle bir "kule"ye çıksak.
Ben aşağıya atlasam…
Bir “mucize” olur musun bana.?
Yoksa ben zaten unuturum seni yana yana.

Burak BAŞ
22-02-2010

18:18

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder