2 Şubat 2011 Çarşamba

Başlıksız 50

Bir ırmak kıyısında dualar edildi önce, sonra savruldu bütün enkaz- beşer. Yavaş yavaş yürümeye başladılar…
Yıllarca üzerinde yaşadıkları topraklara son kez bakamadan, kapı önlerindeki begonyaları kamyonetlerine yükleyemeden, son kez bir hatıra fotoğrafı çektiremeden yola koyuldular, rahmetli babaannemin kucağında yeni doğmuş bir bebek, dedemin nasırlı ellerinin arasında bir iki battaniye ve trenlere doluştular. Önce Avusturya’ya ordan da dolaylı yollarla Türk topraklarına... 9 erkek kardeşin hikayesi böyle başladı işte… Tırnaklarıyla kazdılar toprağı, yılmadan ve tek bir gün bile isyan etmeden. Belki hiç binemedi arabaya dedem, belki hiç “armani” kazağı olmadı, babaannem hayatı boyunca hiçbir zaman vitrinde gördüğü bir elbiseyi giyemedi… Çocukluk yıllarında alamadıklarını anlattı babam hep, çünkü hiçbir daha çocuk olamadı… Zordu hayat ve acımasız… Her çağrıldığında kafalarını çevirdikleri isimlerini bile yanlış yazdı nüfus memurları, sizin de soyadınız “Baş” olsun diye ekledi sonra… Anlamını bilmedikleri bir soyadıyla yaşadılar yıllarca…
Ama kültürlerini bir küçük mahallede yaşatmaya devam ettiler, aynı damak tatlarını, aynı müzikleri, aynı misafirperverliği hep içlerinde barındırdılar…
Terkettiğin topraklara, evine, mahallene tekrardan geri dönememenin ne demek olduğunu bir an gözlerinizin önünden geçirin, buna inanın bir dakika bile katlanamayacaksınız… Zordur dönemeyeceğin bir yeri terketmek, gemileri yakmak, kaçmak, göç etmek zorunda kalmak…
Yıllar sonra ziyaret etmeye başladılar özyurtlarını, kendi evlerine başkasının kimliğiyle girmenin ne demek olduğunu onlar bildi sadece. Hiçbir zaman Türkçe bir benzetme yapamadan göç ettiler…
Terkettiğim yerlere artık sonsuza kadar dönmeyeceğim…
Birinin gelip bana bir “soyadı” vermesini bekliyorum.
O’nlar sırp zulmünden sığındılar bu topraklara,
Ben senin yüzünden özyurdumdan kaçıyorum…

Burak Baş
06-12-2010
04:01


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder